Osmanlı İstanbul’unda Hayvanlara Merhamet: Mancacıların Hikayesi
Derleyen: Betül Yasemin Kökbek / Milliyet.com.tr
Osmanlı İstanbul’unda, sokak hayvanlarının beslenmesi, yalnızca bireysel bir yardım davranışı değil, toplumsal yaşamda derinlemesine kök salmış bir sistemdi. Mancacılar adı verilen gezgin satıcılar, uzun sırıklar üzerinde taşıdıkları sakatatlar ile kedileri ve köpekleri beslerken, şehrin halkını da bu sürece dâhil ediyordu.
Bu sistem, Osmanlı şehir kültüründeki hayvanlara yönelik merhametin gündelik yaşamda kurumsallaşmış bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Mancacıları tanıyalım!
Osmanlı şehir yaşamına ait kaynaklar incelendiğinde, günümüz modern şehir planlamasında yer almayan ilginç bir meslek grubuna rastlanıyor. Mancacılar, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, sokakları gezerken hayvanlar için hazırlanmış et ve sakatat parçalarını taşıyan kişilerdir. Genellikle ciğer, dalak ve diğer et artıklarını taşıyan bu kişiler, besinleri uzun sırıklar üzerine yerleştirerek taşırdı. Ancak onların işlevi sadece yiyecek satmakla sınırlı değildi; Mancacılar, sokakta yaşayan hayvanların beslenmesini sağlayan görünmez bir düzenin taşıyıcılarıydı.
Hayvanlara Yönelik Bir Yaşam Tarzı
Osmanlı İstanbul’unda sokak hayvanları, şehir hayatının dışına itilmemişti. Kediler ve köpekler, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görülmekteydi. Kediler, evlerde ve dükkânlarda fareleri kontrol etmekle önemli bir rol üstlenirken, köpekler ise mahallelerin güvenliğini sağlıyordu. Bu nedenlerle, sokak hayvanlarının aç kalması yalnızca bir vicdan meselesi değil, şehir düzeninin sürdürülebilirliği açısından kritik bir konuydu. Mancacılar, bu noktada devreye girerek hem hayvanların hayatını hem de şehrin dengesini koruyan bir hizmet sunuyordu.
Mancacı sistemi, sadece bireysel hayvan sevgisiyle açıklanamayacak kadar organize bir yapıdaydı. Vatandaşlar, mancacıdan yiyecek satın alarak hayvanları doğrudan besleyebilirken, ücret vererek bu görevi mancacıya bırakabiliyordu.
Hayvanlara yardım etmek, herkesin katılabileceği bir günlük pratik haline gelmişti. Bu durum, Osmanlı toplumundaki merhametin sadece bir duygu değil, aynı zamanda sosyal bir davranış biçimi olduğunu gösteriyordu. Mancacılar, zamanla mahalle hayatının tanınan simgeleri haline geldi ve çocuklar, onları uzaktan tanırken, kediler ve köpekler belirli saatlerde geçmekte oldukları noktaları bekliyorlardı.
Avrupa’dan Gelen Gözlemler
Osmanlı İstanbul’unu ziyaret eden Avrupalı gezginler, bu eşsiz düzen karşısında şaşırıp kalıyordu. Birçok Avrupa şehrinde başıboş hayvanlar sorun olarak görülürken, İstanbul’daki bu düzen tesisatı dikkat çekiyordu. Seyahatnamelerde, sokak hayvanlarının özgürce dolaşımına ve insanların onlara zarar vermek yerine beslemesine sıkça yer veriliyordu.
Mancacılar, bu sistemin yalnızca bir parçası değildi; cami duvarlarına yerleştirilen kuş evleri, sokaklara konulan su yalakları ve hayvanların beslenmesi için kurulan vakıflar da bu merhamet ağının unsurlarıydı. Osmanlı İstanbul’u, insanların yanı sıra tüm canlılar için tasarlanmış bir yaşam sistemine sahipti.
Mancacılar Günümüzü Nasıl Etkiliyor?
Modern şehirlerde sokak hayvanlarının beslenmesi genellikle belediyeler, dernekler ve gönüllüler aracılığıyla gerçekleşiyor; fakat Osmanlı’daki mancacı modeli, bu sürecin toplumsal tabana yayılmış bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Uzmanlar, bu yapıların şehir yaşamında insan-hayvan ilişkisini daha bütüncül bir şekilde kurmaya olanak tanıdığını vurguluyor. Mancacılar yalnızca yiyecek taşıyan figürler değil, aynı zamanda en savunmasız canlıların yaşam haklarını koruyan bir sistemin parçasıydı.
Günümüzde İstanbul sokaklarında mancacıların sesi duyulmasa da, onların temsil ettiği anlayış kaybolmuş değil. Sokak hayvanlarına su bırakan insanlar ve mama dağıtan gönüllüler, bu geleneksel merhamet anlayışının modern devamı olarak değerlendirilebilir.